Serbest Stil Ege Turu, Çok Serbest

Uzun zamandır aklımda kendi kendime bir tur yapma, kafama göre gezme tozma fikri vardı. Ama ne zamanı ne de yeri konusunda net bir fikrim yoktu.

ege-sahil

Bir gün internette dolanırken bunu Ege’de yapmaya karar verdim ve işi gücü de planlayarak zamanını Ağustos’un ilk haftası olarak ayarladım.

Araştırmalara başladım ve tura Assos’tan başlamaya karar verdim. 9 günlük sürem vardı ve ilk başta her yerde bir gün kalıp 9 yere gidebilir miyim diye düşünüyordum ama tabi bu pek mümkün değildi. Yine de planım hazır olsun diye durakları belirledim: Assos, Ayvalık(Sarımsaklı, Cunda), Bergama Allianoi antik kenti, Eski Foça, İzmir, Urla Klazomenai, Çeşme-Alaçatı, Kuşadası.

İstediğim şey tatil yapmak, akşama kadar plajda yatmak asla değildi. İstediğim şey gezgin kafasında, nerede akşam orada sabah küçük çaplı maceralara atılmaktı. Ama daha önce böyle birşey yapmadığım için de öncesinde hafif bir endişe vardı. Araba yok, otel, pansiyon yok; sırtçantam, çadırım, otobüsler ve ayaklarım var…

Hazırlıklara başladım, eksik kamp malzemelerimi tamamladım. Ama biraz fazla abartmışım çanta doldu yer kalmadı çadırı çantanın dışındaki bölüme sıkıştırmak zorunda kaldım. Gereksiz fazla yiyecek almışım yanıma sanki mahrumiyet bölgesine gidiyormuşum gibi, sonrasında anladım bunun hata olduğunun zira gittiğim her yerde bütün marketler mevcuttu.

Bu turu planlamaya başlamamla katlanır bisiklet araştırmalarım aşağı yukarı aynı zamana denk geldi ve çıkmadan bir hafta öncesinde bisikleti almıştım. Denemek için Kandıra Cebeci’ye bi haftasonu kampına gittim bisikletle (bisikleti biraz daha denedikten sonra bunu da ayrıca yazacağım). Kullanması keyifli ama minibüste falan ne kadar katlasan da içerisi tıklım tıklım dolunca zor oluyor. O sebeple bisikleti tura götürmemeye karar verdim.

Sadece ilk durağım olan Assos‘a nasıl gidebileceğimi önceden araştırmıştım, gerisini gittiğim yerde bir yolunu bulurum diye bakmamıştım bile. Assos’a direkt otobüs yok, Küçükkuyu’dan minibüsle gidiliyormuş. Cuma gecesi için Küçükkuyu’ya bir bilet aldım. O akşam da arkadaşım Özkan aradı ve ben de seninle geleyim haftasonu için dedi. Benim de işime geldi, o ilk tedirginliği atmamda yanımda birinin olması yardımcı olurdu.

Sonunda yola çıktık. Bütün gece yol yaptıktan sonra sabaha karşı Assos’a vardık. İlk önce Kadırga Koyu’na gidip Kuzey Ege’nin serin sularına salıverdik kendimizi, sonra yolun da verdiği yorgunlukla şezlongda temiz bir uyku çektiğimi hatırlıyorum. Öğleden sonra hava aşırı ısındı. Plajın kenarındaki derme çatma lokantaların birinde bişeyler yiyip Kadırga’dan ayrıldık. Çünkü Assos’un asıl güzelliği Behramkale olarak da geçen köyündeki antik kentteydi. Athena Tapınağı buradaydı ve M.Ö. 2400 yılından kalma bu kalıntıları görmeliydim. Burası köyün tepesinde kalıyor. Tabelaları takip edip buraya arabayla gelirken aşağıda bir yerlerde bırakıp biraz yürüyorsunuz. Diğer tatil mekanlarındaki gibi dar sokak kenarlarında incik boncuk satan köylüler burada da işbaşındalar ve yol boyunca çeşit çeşit bir sürü şey satılıyor. Benim çok ilgimi çekmediği için fazla bakmadım ne var ne yok diye, sadece balon gibi şişirilmiş balıklar vardı, gerçek mi değil mi emin olamadım ama hepsi farklı boyutlardaydı ve fabrika üretimi gibi düzgün olmadığı için gerçek olduğunu sanıyorum. Sonunda Athena tapınağının olduğu tepeye ulaştık. Giriş 10 tl ya da Müzekart kullanabiliyorsunuz. İçeri girdikten sonra tapınak kalıntılarının olduğu kısma gelmeden sağ taraftaki manzara beni benden aldı direkt oraya yöneldim. Aman Allah’ım! Harika bir manzarası vardı. Kameraya sığabilen bir kısmı şöyle:

behramkale

Athena Tapınağı’nın olduğu bölgeden harika Ege manzarasının bir kısmı. Etrafınız 270 derece Ege Denizi ile çevrili ve karşıda Ege adaları görünüyor

Bölgeyi biraz daha dolaştıktan sonra akşam saati yaklaşınca antik limanı da görebilmek için buradan ayrıldık. Assos antik limana inen yokuş aşağı yol kenarı park yerine dönüşmüştü, zaten araba park ettiğiniz her yerde yerine göre 5-10 TL park ücreti istiyorlar, kimi muhtarlığa kimi belediyeye bağlı. Kolay para kazanmanın yolunu bulmuşlar. Antik limanda birçok eski bina var, o kadar ışıklı ve insan dolu olmasa ortaçağda bir liman kasabasına gelmiş gibi hissedebilirsiniz. Sahilde çoğu otellere ait olan balık lokantaları var, fiyatları çok pahalı değil, İstanbul’da kalburüstü bir mekanda yiyeceğiniz yemekle aynı sayılır. Zaten birçoğunun önünde menü fiyatlarıyla birlikte koyulmuş.

Assos antik liman:

Görüşürüz Assos #ege #summer #vacation #egean #trip

A photo posted by Burak Okumus (@burakoue) on

Limanda turlarken bize göre ilginç ama bölgedeki yerlilerin çok normal karşıladığı bir olaya da şahit olduk. Büyükçe bir şişme botun üzerinde 20-25 kişi Yunan adalarına geçmeye çalışırken Türk sahil güvenlik botu tarafından geri döndürüldü. Karaya ulaşınca çalılıkların arasına dağılan mültecileri yakalamaya çalışan jandarma vs yoktu. Zaten sahil güvenlik de sadece yollarını kesip geri döndürdü yakalamaya çalışmadı bile. Balıkçıların söylediğine göre günde 8-10 kere oluyormuş bu olay adamlar da bıktı kovalamaktan diyorlar. Mülteciler karaya kaçıştıktan sonra da limandan hareketlenen bir tekne ile iki kişi gidip adamcağızların belki de son paralarını verip sonra mecburen terk ettikleri botu sahiplenip alıp götürdüler. Biz de gece kamp kurmayı planlıyorduk ama bölgede dolaşan mülteci grubunun da etkisiyle bu fikirden vazgeçip yola koyulmaya karar verdik. Rota Ayvalık!

Gece yola çıktıktan sonra geldiğimiz yolun bir kısmını geri dönüp Edremit Körfezi’nden aşağı doğru inmemiz gerekiyordu. Assos’tan çıktıktan yaklaşık bir saat sonra Altınoluk’un içinden geçiyorduk ve burayı da bir görelim buraya kadar gelmişken dedik. Gece 11 buçuk civarı çarşı oldukça hareketli ve kalabalıktı, hem sokaklar hem de sahildeki kafeler. Biraz burada dolaşıp tekrar yola çıktık. Sabaha karşı uyku iyice bastırınca bir benzin istasyonunda 2 saat kestirdik. Sabah 8:30 gibi Sarımsaklı’daydık. Bir önceki gün burada olan bir arkadaşımız araba park edecek yer bile yok demişti, biz gittiğimizde bomboştu. Pazar günü olmasına rağmen öğle saatinde bile çok yoğun değildi. Öğleye kadar yine biraz yüzüp biraz kestirdikten sonra arkadaşım akşamüstü geri döneceği için de öncesinde Cunda Adası‘na gidelim dedik. Ama öyle çok da yakın değilmiş arabayla yarım saatten fazla sürdü. Adanın merkezine ulaştık, ilk bakışta sıradan bir tatil kasabasına benziyordu. Gezmeye mecalimiz kalmamıştı açlıktan, çeşmede su dolduran bi amcaya burada nerde güzel yemek yenir diye sorduk. Bize Adali Restaurant’ın adını verdi benim gönderdiğimi söyleyin falan dedi. E hadi gidelim dedik de biraz da kıllanmadım değil esnaf bir olup yolmasın bizi burda diye. Neyse gittik dekorasyon falan baya güzel, acayip güleryüzlü ve enerjik bir hanımefendi karşıladı bizi. İşyeri sahibiymiş. Köfte tavsiye etti ve gerçekten köfteler çok iyiydi. Ayrıca çok lezzetli bir tereyağlı karides yedik.

#cundaadası #adalirestaurant #tereyağlıkarides #enfes

A photo posted by Özkan Özbaş (@latefreak) on

Hanımefendiyle de baya sohbet muhabbet ettik, restaurantı yeni açmışlar, bizi buraya gönderen abi de ortağıymış. Yemekleri gayet lezzetli fiyatları da fena değil yolunuz düşerse tavsiye ederim. Oradan sonra Cunda’nın taş kahvesi meşhur dediler bir de orada kahve içelim deyince (sıradan kahveydi bu arada eski taş binada olması dışında özel birşey aramayın) saat geldi çattı daha adada gezemeden dönmek zorunda kaldık. Ben ertesi gün tekne turuyla tek başıma tekrar geldim sokak sokak gezdim, hemen bir fotoğraf yapıştırayım eksik kalmasın.

Ayrıntı #cunda #egeturu #egean #trip #travel #virane

A photo posted by Burak Okumus (@burakoue) on

Neyse akşam oldu Özkan döndü. Artık tek başımaydım. Macera şimdi başlıyordu. Artık daha dikkatli olmam gerekiyordu. Öncelikle bir şeyler yedim. Kahvemi içerken telefonumun şarjı doluyordu ben de çadırı nereye kurarım diye düşünüyordum. Sabah geldiğimizde arabaların park ettiği bölgede çadır toplayanları görmüştüm, ben de akşam buraya kurarım diye düşünmüştüm ama gece oldu bir tane bile çadır yok etrafta. Vakit geçirmek için sahile gidip şezlonga yattım, binlerce yıldız üstümde, deniz önümde, dalga sesleri… Tam bir huzur saati yaşadım. Gece yarısına doğru şezlongda uyuklamaya başlayınca dedim gidip evimi kurayım artık. Sabah planladığım yere çadırı kurdum. Gelen geçen gençler “Oh valla en güzeli bu.” falan diyolardı. Zamanında benim de görüp benzer şeyler söylediğim anlar gözümde canlandı. Kamp yerim pek güzel sayılmazdı ama yine de sonuçta bir ucundan hayalimi yaşamaya başlamıştım.

Sabah kalktığımda caddede yürürken kahvaltı yapacak bir yerler arıyordum ve ne göreyim, tabelada şu yazıyordu: “İZsiMİT fırını”. Vay topraam diyerek daldım içeri. Sohbet muhabbet kahvaltı falan çıktım iskeleye doğru gittim. Zaten yol boyunca 50 metre aralıkla kurulan standlarda satılan tekne turlarından bir tane aldım. 11’den 6:30’a kadar 4-5 tane koy ve Cunda’ya uğruyorlar. Öğle yemeğinde balık, salata ücrete dahil, içecekler ücretli. Bilet fiyatı 35-40 arasında değişiyor şirketine göre. Bileti aldıktan sonra kalkışa az vakit vardı ve benim akşam için İzmir’e bilet almam gerekiyordu. Sırtımda 10 kiloluk çantayla koşarak gittim aldım geldim son dakikada tekneye yetiştim. Gidilen yerler güzeldi. Tekneden masmavi tertemiz sulara atlamak çok eğlenceliydi. Ama tabi o işin doğası gereği akşama kadar son ses çalan abuk şarkılardan kafam da biraz şişti.

Akşam İzmir’e doğru yola çıktım. Amacım İzmir’den Foça’ya gitmekti ama İzmir otogara gece yarısı vardım. Ve bana bu saatte Foça’ya gidemezsin minibüsler sabah 6-7 gibi başlar dediler. Ben oraya giden bir tur şirketi falan vardır diye düşündüm ama küçük şehiriçi minibüsleri gidiyormuş sadece. Gelen yolcu bölümünün en sonundan kalkıyor. Gece bekleme salonundaki koltukları birleştirip üzerlerine de matı serip uyudum birkaç saat. Çünkü yola çıkarken karar vermiştim, pes edip otele pansiyona gitmeyecektim. Tam bir berduş gibi hissediyordum, etrafı umursamıyordum artık, herkes orada bir yerdeydi ama nerede olduklarıyla ilgilenmiyordum, sadece boşvermişliğimle o an mutlu oldum, amacıma ulaşıyordum :)

Eski Foça‘ya ulaştığımda serin bir hava karşıladı beni. Küçük otogardan çıktığımda meydanda bir turist bilgilendirme ofisi gördüm. Önemli yerlerle ve nerede kamp kurabileceğimle ilgili bilgi, bir de harita aldıktan sonra çarşıda dolanmaya başladım. Haritadaki görülecek noktaları takip ederek yürürken emniyetin alt tarafında bir yer gördüm. Bir söğüt gölgesi, emekli amcalar oturmuş gazete okuyor, okey oynuyor, etrafta kediler falan. Bayıldım! Biraz yorulmuştum da zaten oturdum çay söyledim. Mis gibi de esiyor. İki saat oturmuşum orda. Saat 3 falan oldu daha denize girme ihtiyacı hissetmedim düşünün ne kadar ferah olduğunu. İngiliz burnu bölgesine kamp kurmaya karar vermiştim. O tarafa doğru ilerlerken denize giren insanları ilk defa gördüm. Ben plaj falan bekliyordum ama Foça genelinde pek plaj yok. Dar bir yol ile deniz arasında yaklaşık 5 metre genişliğindeki alan ahşap kaplanmış, paletten bozma hoş tasarımlı banklar koyulmuş. İsteyen uygun bir yere havlusunu serip denize giriyor çıkıyor. Belediye parsel parsel otellere ya da plajcı apaçilere peşkeş çekmemiş sahili. Olağanüstü hoşuma gitti bu durum. Sahildeki dar yol da araç trafiğine kapalı herhalde, ama değilse bile park yeri yok, o yüzden kalabalık da yok. Sadece yakındaki evlerden ya da otellerden gelen insanlar var. O sebeple iyi bir kitle vardı. Herkes kendi halinde takılıyor. Bu da çok hoşlandığım başka bir noktaydı. Ama deniz kenarındaki yapıların mimarisi… Resmen Foça’nın atmosferi insanı kendine aşık ediyor. Beni etti şahsen.

#eskifoça #foça #egean #trip #travel #egeturu #architecture

A photo posted by Burak Okumus (@burakoue) on

Akşamüstü gidip kamp için uygun bir yer buldum. Ne diğer insanlara çok yakın ne de uzak. Ağaçların içindeydi, yoldan görünmüyordu ama bağırdığımda da birilerine sesimi duyurabilirdim. Benden önce kalan yaratıkevlatları o kadar kirletmişlerdi ki öncesinde yarım saat temizlik yapmak zorunda kaldım. Çadırı kurdum, dinlendim, birşeyler yedim ve gece çadırı kilitleyip merkeze gittim. Hem su almam gerekiyordu hem de merkezi gece de görmek istedim. Beklediğim gibi cıvıl cıvıldı. Biraz takıldıktan sonra çadıra geri döndüm. İlk gece biraz endişeliydim lokasyondan dolayı. Ama sorunsuz geçti.

Eski Foça

Sabah kalkıp kahvaltı yapıp (çantamdaki yiyecekleri ancak Foça’da tüketmeye başladım), çadırı yine kilitleyip, önemli eşyalarımı alıp yine Foça’yı dolaştım, yine aynı çınaraltı kahvehanesine gittim, çok sevdim orayı ya. Deniz falan derken günü bitirdik, kamp alanına döndüm. Artık yere alıştım bu gece rahat ederim derken bu sefer de rüzgar çıktı başıma. Ama böyle rüzgar yok. Çadır eğilip bükülüyor, tutmaya çalışıyorum falan :D Sadece çubukların dibindeki kazıkları çakmıştım normalde iple ekstradan bağlamamıştım ortadan. Baktım olacak gibi değil kalktım iplerle de sağlamlaştırdım. Öyle boğuşurken uyumuşum.

Sabah kalkıp toparlandım, çantayı sırtladım. Merkezde biraz takıldıktan sonra İzban’a aktarmayla ver elini İzmir. Akşam Kordon’da İzmir’li arkadaşım Aziz’le buluştum. Yine sohbet muhabbet derken o gece misafir etti beni sağolsun. Ertesi gün Cuma’ydı ve arkadaşımın işe gitmesi gerekiyordu. Kalırsan haftasonu Çeşme de yaparız dedi ama ben öğleye kadar bile zor dayandım canım sıkıldı İzmir merkezde pek oyalanacak birşey bulamadım. Ayrıca izin bitmeden aileme de uğramak istiyordum ve öğleyin bindim otobüse gece İzmit’teydim. Eve hem yorulmuş, çok eğlenmiş hem de hedefimi gerçekleştirmiş olmanın verdiği hazla geldim.

İlk küçük adım tamam. Artık daha büyük maceralar beni bekler…

Bu yazıyı paylaşmak istersen:

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>